Serserinin Biri
Güneş tam tepeye yaklaşırken havayı iyiden iyiye ısıtmaya başlamıştı. Masmavi gölün yüzeyi, esen hafif rüzgarla adeta şefkatli bir el tarafından okşanırmışcasına dalgalanıyordu. Gölün bittiği yerde; yemyeşil örtüsü ile kır ve üzerinde çeşitli ağaçların bulunduğu yarı ormanlık alan başlıyordu. Bütün hafta çalışan anne – babalar; bütün hafta okula giden ve çalışmak zorunda kaldıkları için vakit ayıramadıkları küçük çocukları ile kırlar üzerinde buldukları ağaç gölgelerinin şefkatli kollarına bırakmışlardı kendilerini. Ortalık; çocuk sesleri, kuşların baharı müjdeleyen cıvıltıları, hafif yelin ağaçların yemyeşil dalları arasından geçerken çıkardığı hışırtılar, gölün yüzünde oluşan dalgaların kıyıya vuran sesi ile bütünleşiyor ve huzur ile kaplanıveriyordu. 2-3 yaşındaki çocuklar anneleri tarafından önlerine konulan oyuncaklar ile oynuyor, yaşları 7-8 olan çocuklar ise ortadaki topu bir o tarafa bir bu tarafa vurup tekmeliyorlardı. Anneler sepetlerinden çıkardıkları salatalıkları, marulları, domatesleri bir güzel yıkayıp salata yapmak üzere yine sepetlerinden çıkardıkları temiz bir kaba koyuyorlar, babalar ise kurdukları mangalın içine koydukları kömürü etraftan topladıkları ağaç kırıkları ile tutuşturmak için olanca nefesleri ile efor sarf ediyorlardı. Sonunda tutuşan mangalın yanında yer alan; hafifçe uzun siyah saçlarının kakülleri alnına düşen, tombul tombul yanakları arasında fındık büyüklüğündeki burnunun altındaki al al dudakları ile “yaşa baba” diyen minik Oktay’ın babası adeta savaş kazanmış bir asker edasıyla gururlanıyordu. Oktay’ın en büyük kahramanıydı babası. Oktay babasını alkışladıkça babası biraz daha kabarıyordu. Arkalarında salatasını hazırlamakta olan annesi ise “Alt tarafı mangalı yaktın” diye eşini kızdırmanın vermiş olduğu haz ile küçük Oktay’a göz kırpıyordu. Öncesinde yanıp tutuşan mangal kömürleri artık üzerlerine atılan etleri pişirmek için al al köz haline gelmişti. Daha öncesinde pişirmek üzere evde; karabiber, toz biber, zeytinyağı, nane ve salça ile yapılan müthiş karışımda hazırlanan etler birer birer mangalın üzerine atılıyordu Oktay’ın babası tarafından. Mangalın ısıttığı ızgaranın üzerine düşen etlerin çıkardığı “cızz” sesi ile mangaldan yükselen duman ile karışık et kokusu, o anda diğer babaların da yaptıkları mangallardan çıkan et kokusu ile karışarak göğe doğru yükseliyordu. Tüm bunlar olup biterken Oktay’ın annesinin hafta içerisinde üzerine yüklenen işin verdiği sıkıntı unutulmuş, babasının ise patronundan yediği fırçalardan hiç bir şey kalmamıştı. O an akıllarda olan sadece küçük Oktay ile güzel vakit geçirebilmekti. Ne de olsa yarın yeniden iş başlayacak ve yarıda bırakılan her şey kaldığı yerden devam edecekti. Etler, salatalar, meyve suyu, evde hazırlanıp getirilen poğaça ve kekler ile yemekler bir güzel afiyetle yenildikten sonra Oktay koşarak diğer çocukların yanına gitti. Oyunlarına ortak olarak, ortada, oradan buraya tekmelenen topa bir tekme de o attı. Çocukların neşeli bağrışmaları, topu bana at diye birbirlerine seslenmeleri devam ederken anneler geride birbirleri ile hoş muhabbetlere başlamışlardı. Birbirlerini tanıyanlar hal hatır soruyor, birbirlerine yabancı olanlar ise yeni yeni tanış oluyorlardı. Diğer yandan 4 baba biraraya gelmiş ve kare masanın etrafına dizilmiş açılır kapanır sandalyelerine oturarak ıstakaları masanın üzerine koymuşlar, dağınık okey taşlarını desteler halinde diziyorlardı. Bir yandan taşlar dizilirken bir yandan da muhabbet ediliyor, tüm hafta yapılanlar birbirlerine anlatılıyor, başlarından geçen acısıyla tatlısıyla anılar paylaşılıyordu. Yer yer kızgınlık, yer yer ise gülümseme hakim oluyordu muhabbetle karışık okey masasında. Gölün karşısındaki ağaçlar dizesinin en arkalarında yemyeşil otların üzerinde tek başına uzanmakta olan saçlarına ve sakallarına kırlar düşmüş, 45-50 yaşlarında, alnındaki çizgilerin belirginleşmiş bir hal aldığı, zayıf yüzü ve vücuduyla, üzerinde eskimiş kısa kollu yer yer yırtıkları olan damalı gömleği ve altında dizleri yırtılmış tozlardan kirlenmiş siyah pantolon ve başının altına yastık olarak koyduğu her tarafı patlak topuklu kundurası ile gözlerini ağaçların dalları arasından görünen masmavi gökyüzündeki yer yer bulutlara dikmişti. Bulutlar rüzgarla yer değiştirdikçe tahayyülündeki olaylar da birbiri sıra değişiyordu. Kafası çok eskilere gitmişti. Kendisi de eşini ve çocuğunu alıp her hafta sonu buraya gelir, neşeli anlar geçirip hoş sohbetlerle muhabbet ederlerdi. Ne günlerdi o günler… Sanki hiçbir zaman bitmeyecek ve eskide kalmayacakmış gibi. Daha ilk günkü tazeliği ile zihnindeki yerini koruyordu o anlar. Eşi ile burada tanışmış, sevgili oldukları her hafta sonu burada buluşmuşlar, burada evlenme teklifi etmiş ve burada çocuğunun olacağı müjdesini almıştı. Her ne kadar üstü başı eski püskü ve yırtık olması sebebi ile bir serseriyi anımsatıyor olsa da kendisi üniversite mezunu eski bir devlet memuruydu. Evet eski bir devlet memuru… Yıllar önceydi. Eşi ve çocuğu ile yine bir hafta sonu buraya pikniğe gelmişlerdi. Beraber oturup yiyip içtikten sonra çocukları oyun oynamak için yanlarından ayrılmıştı. Kendisi eşi ile eski günleri yad ediyor, o güzel günlerden dem vuruyorlardı. Derken bu sırada çığlıklar bağrışmalar arasında irkilmişler, kafalarını seslerin geldiği yöne doğru çevirdiklerinde gölde bir çocuğun çırpındığını görmüşlerdi. Hemen o yöne doğru koştuklarında yetişkin birinin göle atlayarak çocuğu çıkarmaya çalıştığını gördüler. Çocuk kenarı çıkarıldığında göle düşen çocuğun kendi çocukları olduğunu görmüşlerdi. Çocuk kenara çıkartıldığında artık o küçücük kalbi atmıyordu. Yapılan her müdahaleye rağmen o küçük kalp bir daha atmamıştı. Eşi çocuğunun üzerine kapaklanıp sinir krizleri geçirmeye başlamıştı. Kendisi ise metin olmaya çalışarak eşini sakinleştiriyordu. Etraflarına doluşan kalabalık yer yer ağlamaklı gözlerle ah vah içerisinde olup biteni izliyor, çocuklar ise “Top kaçmıştı. Çocuk da topu almak için ahan şu tahtaların üzerinden topa doğru giderken bir anda ayağı kaydı düştü.” diyerek olayı meraklı gözlere anlatmaya çalışıyorlardı. Bir yanda sinir krizleri geçiren eşi, diğer tarafında küçücük oğlunun cansız bedeni… O gün hem oğlunu hem eşini kaybetmişti. Küçücük oğlunu kara toprağın soğuk kucağına vermiş, eşi de o günden sonra aklını yitirdiğinden hastaneye yatırılmıştı. Kendisi bir başına kalmış, dayanacak ne gücü, tutanacak ne tek bir dalı kalmıştı. Rüzgarda oradan oraya savrulan toz taneleri gibi kendini hayatın fırtanası içinde savrulur bulmuştu. Sırasıyla evinden, işinden olmuştu. Zaten bundan sonra kendisi için hiçbir şeyin de önemi yoktu. Eşinin ve çocuğunun olmadığı bir hayat yaşanmaya değer değildi. O günden sonra yine her pazar buraya gelir, çocukları ve eşi ile vakit geçiren babaları gördükçe eski günlerini hatırlar, kah üzülür, kah sevinir; eşi ve çocuğu ile geçirdiği o güzel anları tahayyül ederdi. Üstü başı eskimiş serseri kılığındaki eski bu devlet memuru yine gökyüzündeki bulutları izlediği anda üstüne bir futbol topu geldi. Kafasını kaldırdığında ileride top oynayan çocuklar tarafından topun geldiğini anlayıvermişti. Topun arkasından da küçük Oktay topu almak üzere kendisine doğru geliyordu. Orta uzunlukta saçlarının kahküllerinin düştüğü alnı, tombul tombul yanakları, fındık gibi burnu, al al dudakları ile Oktay adeta kendisinin yıllar evvel ölen çocuğunu andırıyordu. Oktay’a baktıkça kendi çocuğunu hayal ediyordu. Birden Oktay’ın yüzü kendi çocuğunun yüzüne dönüşüvermişti. Sanki babacığım diyerekten uzaktan kendisine geliyordu. Kendisini bu hayale kaptıran eski devlet memuru çocuğunu olanca sevgisiyle kucaklamak üzere kollarını iki yana açmış ve çocuğunun kendisine gelmesini bekliyordu. Oktay’a bakıyor ama kendi çocuğunu görüyordu. Oktay iyice yaklaştı ve bu eski devlet memurunun önünde durdu. -Amca topumu alabiliy miyim? Bu ses ile irkilen eski devlet memuru kendine geldi ve yana açılan kollarını önünde birleştirdi. Gülen gözleri ile Oktay’a bakarak, eline yanında bulunan topu alarak Oktay’a doğru uzattı ve; -“Al yavrucuğum” dedi. Topunu alan Oktay arkasını dönüp yürümeye başladı. Ancak bu eski devlet memuru çok dikkatini çekmişti. Üstü başı eski, yırtık pırtıktı ve kollarını iki yana açmış sanki kendisini bekliyordu. Ayrıca topu atarken de gülmüştü. Neden gülmüştüki kendisine. Kucağına aldığı top ile hızlı adımlarla arkadaşlarının yanına doğru ilerlerken ara ara dönüp arkasında kalan bu eski devlet memuruna bakıyordu. O ise halen gülümsüyordu. Belki de o günden sonra ilk defa bu kadar gülümseyebiliyordu. Oktay kucağındaki topu arkadaşlarına verip annesinin yanına doğru geldi. -Anne, anneciğim. Şuyada ağaçlayın oyada otuyan amca kimki? Annesi Oktay’ın eli ile işaret ettiği tarafa burun kıvıran bir bakış ile bakarak; -“Serserinin biri işte oğlum. Hadi sen oyununu oyna” dedi. Oktay koşar adımlarla arkadaşlarının yanına gidip ortada tekmelenen topa vururken eski ve yırtık pırtık üstü başı ile eski devlet memuru oturduğu yerden tekrardan geriye doğru giderek çimlerin üzerine uzandı ve bulutların üzerinde kendisine el sallayan eşi ile çocuğunun hayaline dalarak gülümsemeye devam etti.
İlk kez 15/05/2016 tarihinde kaleme alınmıştır. Yediden Yetmişe bloğumda yayımlanan ilk hikâyedir.
– Satır Arası –

