Meraklı Kirazların Gölgesinde

Meraklı Kirazların Gölgesinde
30 Aralık 2020 - 15:22 - Güncelleme: 06 Şubat 2021 - 12:40
Büşra Bozdemir
Kara başlı sakar saksağan, o gün o kiraz ağacının altına oturduğunda dünyadaki tüm uykuları uyumak istedi. Tüm gün parklarda sekmekten yorulmuş ince, siyah bacaklarını taşıyan vücudu sandığından daha ağırdı şimdi. Tüm gün gagasıyla kırdığı cevizlerin tadını düşündü. Yorulmuştu ama buna değmişti. İç geçirdi ve güzel başını gökyüzüne, en az kuyruğu kadar mavi olan gökyüzüne kaldırdı. Dünyada ilgilendiği renkler onun için sadece şunlardı; başını kaplayan tüylerinin siyahlığı; bir nişan gibi taşıdığı kuyruğunun maviliği ve altına oturup bir güzel dinlendiği ağaçların yeşilliği. Oysa şimdi, kara başlı sakar saksağan o minik kafasını kaldırıp göğe baktığında, ona tüm renk paletini gözden geçirtecek kadar cömert bir kırmızılık görüyordu. Bu, tüm dünyadaki çocukların kırmızı boya kalemlerini topladığımızda bile ancak oluşabilecek yoğunlukta bir renkti. Veya kara başlı sakar saksağan’a öyle geliyordu. Çünkü ilk defa dikkatini çekiyordu böylesi bir sıcaklık. İlginçtir, kiraz ağacının meraklı tek sakini de o değildi. Taralı tüylerini ağacın odunsu gövdesine yaslayıp göğe bakmayı sürdürdüğüne tam da adına yakışır bir sakarlıkla başka bir öykünün içerisinde buldu kendini. Zira bu cömert kırmızı şey, pek yerinde duran cinsten bir şey değildi doğrusu. Bir şey unutmuş da bir anda hatırlamış gibi yüzü aydınlandı, kara başlı sakar saksağan bu ‘şey’i kendi minik ayaklarından tanıyordu. Birini kendi ayaklarınızdan tanımayı hiç tattınız mı bilmem ama bu sakar saksağan tatmıştı. Çünkü ne zaman bu tür bir ağacın altına gelse, güzel kokulu, şeker gibi bir şeyler onun o minik kara ayaklarına yapışırdı. Sanırım insanlar buna meyve diyordu, o ise bunu baş belası olarak nitelendirmeyi seçiyordu. Çünkü saksağanın sıska ayaklarından bunları gagalayarak çıkarması hayli güçtü. Kara başlı sakar ne zaman oturup bir dinleneyim dese, bu bela gelip ayacıklarına salça oluverirdi. Ağaçtaki de ayaklarına dolanan kiraz belası olmalıydı. Daha önce böylesini görmemişti, yerdekilerin rengi hiç bu kadar parlak ve ilgi çekici değildi. Oysa hayatı parlak nesneleri kovalamakla geçmişti. İşte bunları düşünürken tekrar kirazın kımıldadığını gördü. Neredeyse kendini aşağı atmayı düşünecekti. Onun için üzülse mi sevinse mi bilemediği gibi öylece bakakakalmıştı kara başlı sakar saksağan kiraz’a. Kiraz ise, yeşil dalların arasından bir uzanıp bir geri çekilmesiyle uzaktan yerel bir halk dansını icra ediyor gibi gözüküyordu. Bu görüntü aslında saksağana komik gelmişti. Bütün gün güvercinlere sataşmalar, parklarda geleceğe dair planlar yapmalar, dikkatini çeken her şeyi kendisinin gibi alıp gitmelerden sonra epey yorulmuştu. Kendisi gibi yaramaz ve meraklı birilerini görmek o anki enerjisiz haline bir nebze de olsa neşe vermişti. Bir müddet onu izlemeye karar verdi. Kiraz ise, ağacının odunsu gövdesine yaslanılmasına alışkın olmasına rağmen bu meraklı ve tuhaf misafirin neden ona dik dik baktığını anlamaya çalışıyordu. Ama bu merak esas merakını asla bastıramazdı. Kirazın al al olmuş ilgisi başka bir yerdeydi. Kendini bir öne bir arkaya atarak birilerinin dikkati çekmeye çalışıyordu. Ama o birileri asla kara başlı sakar saksağan değildi. Zaten hayatta da neyi istemezsek o olmaz mıydı? Kiraz, birazcık serinlik istese hemen o anda bir çöl sıcağı gelir çörekleniverirdi. Ne zaman yeşil sapları tir tir Büşra Bozdemir 1919 Çizer: Meriç Atalar titrese, istediği sıcaklık güneye doğru gider, ona ise kafasına konan buz gibi kar taneleri kalırdı. Dikkatini çekmeye çalıştığı yer her ne ise ona asla ulaşamıyor, aksine hareketlerini daha da hızlandırıp saksağanın bakışlarını yanlışlıkla üzerine topluyordu. Kirazın bu hareketleri, önündeki büyük yaprakların sendelemesine sebep oldu ve yapraklar sanki onun boyuna göre dikilmiş bir battaniye gibi saksağanın üzerine serildi. Saksağan bu hediyeyi gereksiz bulsa da teşekkür etmek için başını kaldırdığında kirazın merakının yöneldiği şeyi sonunda görebilmişti. Bu, ağacın alt dallarına doğru ürkek bir başka “bela”ydı. Ama bu belanın rengi hiç de bizimkine benzemiyor, diye düşündü saksağan. Bu düpedüz güneş gibi sarı bir kiraz! Şaşkınlığını gizleyemeyen saksağan, üzerindeki yaprakları bir hışımla attı. Bu hengameye yönelince, kiraz, saksağanın da bu sarı kirazı gördüğünü farkedip bunun bir rüya olmadığına sonunda ikna oldu. Sabahtan beri çabaları boşa değildi. Bu gerçekten de sarı bir kirazdı. Ama kendisi aylardır, ataları on yıllardır bu ağaçta yaşayan kirazın aklını karıştıran şey, hem aynı hem de çok farklı olmalarıydı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Bu soruları sesli düşünen kirazın gürültüsü, sarı kirazı uyandırmıştı. Uyanan sarı kirazın gerinmesiyle sol taraftaki diğer tüm yapraklar da açılmış, olağanüstü bir görüntü ortaya çıkmıştı. Saksağan ve kırmızı kiraz şaşkınlıktan dillerini yutacaklardı. Ağacın neredeyse yarısı bu sarı kirazlardan oluşuyordu. Nasıl olurdu da yıllarca beraber yaşayıp birbirlerini bilmezlerdi? Sarı kiraz ve ailesinin hiç de şaşırmayan yüzünden anlaşılacağı üzre onların bundan çok önce haberleri vardı. Dünyada yalnızca kırmızı kiraz olduğunu düşünen diğer kiraz ise sallanmayı kesmiş, dikkatini çekmeye çalıştığı komşularının bu ilgisizliği karşısında utanmıştı. Bir an önce bu seremoninin bitmesini ve tüm ailesine bu olanları anlatmayı istiyordu. Belki onlar da biliyordu. Peki ya neden ona öğretmemişlerdi? Kafasında bir dolu soruyla şaşkın şaşkın bakarken Mualla Hanım’ın ayak seslerini duydu. Yanında ne zamandır kirazları sularken onlara bahsettiği torunu Zeynep ve annesi de vardı. Şimdi şaşırma sırası Zeynep’teydi. Nasıl olur da aynı ağaçta iki farklı kiraz olurdu? Dünyada sadece kırmızı kiraz yok muydu? Ama babası pazardan hep kırmızı alırdı, o halde diğerleri sahteydi? Mualla Hanım’ın neşe saçan kahkahasıyla çınladı bahçe, annesi de gülüyordu. Büyük olsa da o da kızı gibi merak içerisindeydi. Elbette sarı kirazların varlığını biliyordu ama bu olağandışı komşuluğu o da anlamamıştı. Bazen büyük olmak bir şeyleri anlamaya yetmeyebilir. Sarı kiraz aşıladım, onlar da sağolsun böyle böyle çoğaldılar birkaç yılda, sahte değil yani, diyerek tekrar güldü Mualla Hanım. Tabi o söylerken bunun, aynı anda hem kirazın, hem saksağanın hem de Zeynep’in ve annesinin sorularına cevap olduğunun farkında değildi. Kiraz ve saksağan insanların varlığıyla sessizliğe bürünseler de meraklarının giderilmiş olması onlarda güzel bir yemek yemiş hissi yarattı. Mutluluk içinde birbirleriyle selamlaşıp günlük hayatlarına döndüler. Kıpkırmızı kiraz dalında sallanıp ballanmaya, saksağan ise dinlendikten sonra serseriliğe devam etmek için uçmaya döndü. Uçmadan kara ayaklarından bu tatlı belaları gagalayarak temizlemeye çalışırken kara başlı sakar saksağan, başka bir merakın daha havada asılı durduğuna şahit oldu. “Anneanne, ben de okula gidip aşı olursam benim de bir tarafım sarı olur mu?” Saksağan o gün anladı ki, dünyada kiraz ağaçlarından, kovalanan güvercinlerden, insanlardan ve havadan daha fazla olan bir şey varsa, o da sorulardı. Hiç bitmeyen, sakarın arka tüyleri gibi masmavi meraklı sorular...

YORUMLAR

  • 0 Yorum